Uşşâkî’den ders aldım

Uşşâkî’den ders aldım

 

 

 
Bursa’da eazz-i ihvândan Osman Nûri Bey’le bir gün hasbihâl ederken: “Mustafa Efendi Âsitâne-i Uşşâkî’de neşr-i envâr-ı füyûzât ve mazhar-ı füyûzât-ı ebrâr ediyor, ona ilticâ edelim. İkmâl-i sülûk eyleyelim. Fırsat demidir.” Demesiyle muvafakat ettim.
19 Safer 1338 ve 13 Teşrîn-i sânî 1335 (13 Kasım 1919) tarihine musâdif Perşembe günü Kasımpaşa’ya gittik, hankâh-ı muallâya dâhil olduk. Semâhânede sağ tarafta kuyuya yakın bir yerde kürsüde bir zât-ı münif Mesnevî-i şerîf takrîr ediyordu. Başında tâc-ı Uşşâkî olan bu zât-ı mükerrem Şeyh Mustafa Efendi idi. Herkes bâ-edep dinliyor, o ise çeşme-i füyûzât-ı ilâhiyyeden cereyân eden zülâl-ı marifetle tullâb-ı marifeti kandırıyordu.
Beyaz uzunca sakallı, nur yüzlü, pâk özlü, güzel sözlü, gür sesli, nûr-ı mücessem idi. Ders-i şerîf bitti, zikr-i şerif başladı. Devrâna kalktılar. İkindiye kadar âşıkâne zikr edildi. İkindi namazı kılınıp çıkıldı. Dâhil-i hücre-i sohbetleri oldu. İltifât buyurdular. Sebeb-i ziyâret arzedildi. Mazhar-ı hüsn-i kabûl olduk.
Akşam namazı kılındı, usûl yapıldı, taâmdan sonra yatsıya kadar Hazret-i Şeyh bizlere rümûz ile birçok hakâyıktan bahisle mesleğimizi tayin buyurdular. Yatsı namazı cemaatle edâdan sonra gece usûlü yapıldı. Badehû huzûr-ı Hz. Pîr’de merkez-i halka-i dervîşanda Hz. Şeyh’e bey’at edildi.
Evvelâ Hz. Şeyh’in önüne bir post getirdiler. Nevbet-i bey’at fakîrden başladı. Hemen huzûr-ı Hazrete gidip arz-ı niyâz ile dizleri dizime muttasıl, gözleri gözüme, özü özüme mütevecciheten oturdum. Sağ elimi sağ eline verdim. Sol elimle üstünden tuttum. O da sol eliyle elimi altından tuttu. O dakikada kalbim darabâta, ruhum heyecâna, sırrım galeyâna geldi. Kendimden geçtim. Bir yandan Hz. Pîr’in envâr-ı azameti bir yandan Hz. Şeyh’in etvâr-ı reşâdeti bir taraftan dervişânın enzâr-ı hayreti karşısında kendime mâlik değildim.
Hz. Şeyh:
“Destûr yâ Hz. Pîr, destûr yâ ricâle’l-gayb” diye cehren nidâ edince sahve geldim, titremeye başladım. Birlikte söylemeye davet eyledi. Söylemeye başladım. Eûzu Besmele’den sonra, Fetih suresinin 10. Âyet-i kerimesini okuduk.

Bu beyat, beyat-ı rıdvân idi. Ölüm var dönme yok. Nûr-ı hakikate vuslat için mücâhedeye nefs-i emmâre, levvâmeyi tepelemeye azm ediliyordu.
Sonra kelime-i tevhid telkîn buyuruldu. Beyat resmi tamam oldu. Cümle maksûdum mebde-i tecelliyâtı zuhûr etti. Silsile-i zerrîn-i Uşşâkî bu abd-i kemtere şeref verdi. Kalb-i fakîrânemden dağdağa-i mâsivâ gitti. Neşe-i kâmile-i Nebevî’den sırlar zuhûra başladı. Pür-neşe oldum. Hz. Şeyh’e aşk u niyâz ile elini dizini öptüm. Cümle ihvân ile musâhafa buyuruldu. Sıra ile herkesin elini öptüm. Cümle huzzâr ile âmin dedim. O dakikada rahmet-i âmin kalb-i dervişâneme şeref-vürûda başladı. Mest oldum. Cenâb-ı tekmîl sülûk muvaffak bi’l hayr eyleye âmin.
(Kaynak: Hüseyin Vassâf Mevlid Şerhi Gülzâr-ı Aşk, Hazırlayan Dr. Mustafa tatcı-Dr. Musa Yıldız-Dr. Kaplan Üstüner sayfa: 15-16 / H yayınları 1. Basım: Nisan 2013)

Yorum Yapın

You must be logged in to post a comment.